top of page

Durun, Ruhumuz Geride Kaldı-Abdullah Şahin

  • Yazarın fotoğrafı: Abdullah Şahin
    Abdullah Şahin
  • 25 Mar
  • 3 dakikada okunur

“Arkadaşlar! Çok hızlı gittik, ruhlarımız geride kaldı”

Belki bu yüzden biraz durmamız gerekiyor. Şimdi sessizce dış dünya ile bağlantımızı azaltabiliriz. Mümkünse yazı sırasında ruhumuzu beklerken, sükunet bulacağımız şarkı ya da bir enstrümantal müzik açalım. Benim önerim “güle yel değdi” ardından da “Mihriban”.



İnsanoğlu var olduğundan beri mücadele içerisindedir. İlk insandan bu zamana kadar binlerce yıl geçti; fakat hala temel düşünce yapısında aynı noktadayız. Bir evimiz olmalı, bir aracımız olmalı, çocuğumuza sağlam gelecek bırakmalıyız; ömrümüzün sonuna kadar rahat yaşayacağımız bir geleceğimiz olmalı gibi gibi…

Peki, gerçekten değişen ne oldu?


Binlerce yıl geçti. Ömürler geldi geçti. Peki kim ömrüne gerçekten doydu? Fark edilmeden, farkına varmadan, bir iz bırakmadan milyonlarca ömür gitti. Ama insanların ruhunda hala aynı eksiklik var. Nasıl huzurlu ve mutlu olunacağının susuzluğu hala kendine kaynak aramaktadır. Peki mutlu son nefesin, mutlu bir ömrün yolu ne? “Hangi gönül anılmakla olmaz sarhoş?” cümlesi anlamsız mı?


Bir rivayete göre insan ömrünün çok uzun olduğu dönemlerde bir adam hayatını hep aynı ağacın altında geçirirmiş. Ne yağmura ne çamura kulak verirmiş. Bir gün bir bilge bu adamın savrukluğuna artık dayanamamış ve adamın yanına giderek “kendine bir kulübe yapsan da sefilce yaşamasan” demiş. Adam da kafasını yavaşça kaldırarak “git başımdan şunun şurasında 70 yıl ömrüm kaldı onu da ev yapmak için harcayamam” demiş. Günümüzde insanoğlunun ömrü ise 70-80 yıl ön görülmekte iken biz onu tam olarak ruhumuzun ölümü üzerine harcıyoruz. Ömrümüzü anlamları bırakıp geçici hevesler ile geçiriyoruz.


Hangimiz bir yetimin başını okşadı? Hangimiz ömrünü dünyanın huzuruna merhem olmak için harcadı? Hangimiz komşusunun sıkıntısından haberdar? Hangimiz bir yakın akrabasının derdine ortak? Doğu Türkistan’da Filistin’de ya da dünyanın herhangi bir yöresindeki herhangi bir topluluğun acıları sadece sosyal medyada paylaşım yapacağımız ve unutacağımız bir olgu mu? Yoksa yüreğimizde iz bırakan, üstüne gönül teri dökeceğimiz bir sızı mı?


Tabi ki beşeriz ve arzularımız, isteklerimiz var. Tabi ki evimiz olsun, tabi ki geleceğimizi garantiye alalım. Ama hayatımızı bunlar üzerine kurarsak yaşamın anlamı ve huzuru kalmaz, ruhumuzdaki sıkıntıların çözümlerini organik olmayan yollardan ararız.


İnsanoğlu hata yapan, öğrenen, geçmiş olguları ile gelişen bir organizmadır. Ve binlerce yıldır çokça acı çektik, çok hata yaptık, çok mutluluk yaşadık. Bu olguların sonuçlarını ve bize hissettirdiği duyguları öğrendik. Artık yeni bir şeyler söyleme zamanı. Belki de bu yüzden zamanımızın başarı ve enaniyet odaklı anlayışını değiştirmeliyiz.


Hayatımızda çok fazla sahte şey var. Belki de öncelikle onları çıkarmamız gerekir. Örneğin anlamsız şarkıların gündemimizde yer alması, insan yaşamında sır olması gereken özel konuların işlenmesi, kıskançlık ve bunları odağımız yapan insanları ve platformları.


Belki de mahale baskısı kavramını kullanarak insanları doğallığa zorlamalıyız. Sadece ticarî kaygı ya da odak noktası olmaya çalışan “fenomen” insanların yaptığı işlerin duygusuzluğunu yaşantılarımız ve deneyimlerimiz ile anlatmalıyız. Okuduğumuz kitapları sayıları ile değil bizdeki anlamları ile betimlemeliyiz. Seyrettiğimiz filmlerde sadece zaman doldurmayıp, insanı anlatan anlamı anlamalıyız. Şarkı sözleri rastgele, ritmi tutturmak üzerine anlamsız ve ruhsuz olmamalıdır. Belki bu düşüncelerim sert karşılanabilir. Zevklerin tartışılması anlattığımız ruha saygı boyutunu zorlayabilir. Ama bu önerilerden kastımız ritmin ya da yapılan işlemlerin insana saygı boyutunda yapılması, sadece ticarî kaygı ile yapılmamasıdır.


Ruhumuz diğer ruhlar ile kaim. Çalıştığımız yerde insanlara selam vermeli, sokakta gördüğümüz insanı, canlıyı varlığı ile huzurlu mutlu kılmalıyız. Biz kalabalıklar içerisinde kulaklıklar takıyoruz, telefonlardan kafamızı kaldırmıyoruz, aynı evde yaşadığımız annemiz, babamız, çocuğumuzla en alt düzeyde iletişim kuruyoruz.


Ve gençlik ve çocuklar ve bebekler anlamla, mutlulukla, ruhla ve insana saygı ile büyümeli. Gelecekte onlara sadece teknoloji dolu bir hayat değil, insanı insan yapan, ruhu olan birbirine bağlı olan, birbirlerinin acılarına mutluluğuna duyarsız olmayan değerler bırakmalıyız. İnsanı insan yapan ruhun olgularını öğretmeliyiz ve öğrenmeliyiz.


İnsanoğlu kalabalıklar içerisinde koşmaktan ömrünü kaçırmaktadır. İyiliği kaçırmakta, kötülüğü ise müdahale etmeyerek beslemektedir. Bir çiçeği koklamadan, bir hayvanı sevmeden, bir yarayı sarmadan kendi yıkılmaz kalesinde tükenmektedir. Arkadaşlar! Yavaşlayalım ve ruhumuzu bekleyelim. Ruhsuz gidilmeyecek kadar çetin bir yoldur hayat.


Bu yazımızı da Necip Fazıl Kısakürek’in Destan şiirinin bir bölümü ile bitirmek istiyorum.


“Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!

Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak:

Durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden,

Çatırtılar geliyor karanlık kubbemizden,

Çekiyor tebeşirle yekûn hattını âfet;

Alevler içinde ev, üst katında ziyafet!

Durum diye bir lâf var, buyrunuz size durum;

Bu toprak çirkef oldu, bu gökyüzü bodurum!

…”

 

2 Yorum


Misafir
25 Mar

Eline kalemine sağlık Abdullah Bey kardeşim. Gündelik telaşlarımızda kaçırdığımız hayatımıza dokunan tüm hakikatleri lisanı münasiple anlatmışsınız bizlere. Farkına varabilenlerden eylesin Mevla.

Beğen
Misafir2
25 Mar
Şu kişiye cevap veriliyor:

Tek solukta okudum. Kalemine, yüreğine sağlık üstad..

Beğen
bottom of page