top of page

Ye’se Boyun Eğmemek: Uyvar’dan Gazze’ye-Naim Karadaş

  • Yazarın fotoğrafı: Naim Karadaş
    Naim Karadaş
  • 18 May
  • 2 dakikada okunur

Zırhları delik deşik, erzak tükenmiş, ama kale kapısı hâlâ açılmamıştı. Onlar azmi bırakmamıştı, çünkü âtiyi karanlık görmenin “alçak ölüm” olduğunu biliyorlardı.


1662’deki Osmanlı-Habsburg savaşları “yıldız kale” sistemine göre dizayn edilen, dönemin en müstahkem kalelerinden, ele geçirilmesi oldukça güç olan Uyvar’ı Osmanlı hedefi haline getirmişti. Sınırdaki bu mevki, Osmanlı’nın bölgedeki istikrarını hedef alan sürekli taciz hareketlerine sahne oluyordu. Otuz sekiz gün süren yoğun kuşatmadan sonra direniş kırılmış halkın serbestçe dışarıya çıkması karşılığında da kale komutanı kaleyi teslim etmişti. Sonrasında Osmanlının Avrupa’da son zamanlardaki en kazançlı anlaşmalardan biri olan Vasvar anlaşması yapılmış ve bu dönemden sonra Avrupa’da bir söz dilden dile dolaşır hale gelmişti:


“Uyvar önünde Türk gibi güçlü.”


Güç, sadece fiziksel bir üstünlük değildir; "Türk gibi güçlü" olmak, bitti denilen yerde yeniden ayağa kalkabilme kudretidir. Uyvar önünde dimdik duran ruh ile Akif’in çağrısı aynı kaynaktan zuhur eder: İman eden insanın ümitsizliği kabul etmeyeceği hakikati!


“Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.

Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!”


“Uyvar önlerinde bir Türk gibi güçlü” sözü sadece savaş kudretini anlatmaz.Teslim olmamayı, direnmeyi anlatır. Çünkü hakiki güç; karanlığın ortasında bile ayakta kalabilmektir.


Bugün aynı iradeyi, bombalar, aşağılık işkenceler altında direnen Gazze sokaklarında görmek mümkündür. Yıkılmış binaların, arasında çocuklarını toprağa veren insanlar hâlâ:“Burada öleceğiz ancak vatanımızı terk etmeyeceğiz” diyebiliyorsa, bu yalnız bir direniş değil; insan ruhunun teslim olmayışıdır. Türk tarihinin ruhuyla Filistin direnişini buluşturan şey tam da budur: Onurunu kaybetmeden direnebilmek. Filistin’de direnen insanların taşıdığı ruh da budur. Sadece toprak değil; kimlik, inanç ve haysiyet savunulmaktadır. Bugün İsrail, Filistinlileri bir avuç toprağa sıkıştırsa da onların oradaki savunduğu şeyin sadece toprak olmadığının idrakinde olmalıyız.


Mehmet Akif Ersoy yıllar önce bunun için haykırıyordu:

“Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak... Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak.”

Akif’in sözleri sadece bir döneme yönelik değildir, bütün mazlum milletlere seslenir.Çünkü bilir ki insan, umudunu kaybederse yenilir.


Çünkü bugün de milletleri çökerten şey dışardaki düşmandan önce; içimizde örülerek büyütülmeye çalışılan ümitsizlik, dağınıklık ve hafızasızlıktır. Bugün düşman sadece bir ordu değildir. Bazen umutsuzluk, bazen kimliksizleşme, bazen hafızasını kaybetmiş bir nesildir.


Ve karanlık büyüse bile, Akif’in dediği gibi temel düsturumuz şu olmalıdır “Âlemde ziyâ kalmasa, halk etmelisin, halk!”

“Uyvar önünde bir Türk gibi güçlü” olmak artık sadece savaş meydanında değil; fikrinde güçlü olmak, ahlakta güçlü olmak, inancını ve kimliğini koruyabilmektir.


Türk tarihi, umudunu kaybetmeyenlerin tarihidir. Bu, Malazgirt’te de İstanbul'un Fethi’nde de Çanakkale Savaşları’nda da aynı ruhla devam etmiştir. “İş bitti.” denilen yerde yeniden doğrulmak, küffara karşı dimdik ayakta durmak.


Akif bize sadece umut değil, sorumluluk da bırakmıştır:

“Sahipsiz olan memleketin batması haktır;

Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır.”

 

 

Yorumlar


bottom of page