top of page

Sara - Faruk Yüksek

Yazarın fotoğrafı: Faruk Yüksek
Faruk Yüksek
2 Eyl
5 dakikada okunur

 

I


İki metre kadar solunda bir yatak daha vardı.

Yatağın iki yanında da yer alan açılır kapanır parmaklıklardan belli

Yatağın sol tarafında portatif olarak hazır bekleyen metal serum asma çubuğundan belli

Burası bir hastane odası

Solumdaki yatağa benzer bir yatakta açıyorum gözlerimi

Başucunda beyaz önlüklü, steteskoplu bir adam; doktor.

Boş ve anlamsız gözlerle tavana ve odanın muhtelif yerlerinde gezdirirken gözlerimi fark ediyorum, ağrım sızım yok

Sayrı olmadığımı hissediyorum ama neden bu ilaç kokan kasvetli odada yer aldığını anlayamıyorum.

Doktor, elindeki, dil çubuğuna benzer bir çubukla- belki de dil çubuğudur- kafamın farklı noktalarına macunlar sürüyor o macunlara kablolar yapıştırıyor.

Birazdan kapanan gözlerimin içinde yahut beynimde mavi ağırlıklı; mavili, kırmızılı, beyazlı ışıklar yanıp sönüyor.

Çocuk aklımla bir terslik olduğunu hissetsem de ne olduğunu anlayamıyorum.

 

Bir başka gün

Beyaz, sonsuz bir boşlukta

Hiç nesne yok, boyut yok. Yukarı aşağı belli değil, sağ-sol meçhul

Adeta Matrix filminin içinde

Kaybolduğum bir anda 

Kısmen uyanır gibi oluyorum. Gözlerim açık belki, bilincim kısmen 

Ağzımdan köpükler çıktığının ayırımına varıyorum

Yine bir oda, yine bir yatak yine gözlerim tavanda

Kendi yatağımdayım, vücudum kaskatı, parmaklarımı dahi hareket ettiremiyorum

Yatağın çevresinde, bana sarılmış annem ve ablam

Onların gözleri yaşlı, benim gözlerim hareketsiz boşlukta, ağzım köpüklü

Annem, ablam neden ağlıyor bilmiyorum. Nedenini soramıyorum.

Etrafım bembeyaz, zamansız bir boşluktayım

“Ne içindeyim zamanın / Ne de büsbütün dışında…” Yekpare, geniş bir an…

Çocuk aklımla bir terslik olduğunu hissetsem de ne olduğunu anlayamıyorum.


Sonra bir başka gün

Gözlerimi bir hareketliliğe açıyorum.

Ortam bir aydınlık oluyor, bir karanlık. 

Karanlık ve aydınlığın gözlerimi açıp kapamaktan olduğunu sanıyorum

Ne olduğunu sonraki gün annem anlatıyor

Gece kaskatı kesilmiş, bayılmışım

Vücudum kaskatı

Çocukluğum kaskatı

Hayallerim kaskatı

İçinde bulunduğum kaskatı evren içerisinde kaskatı kesilip donmayan tek bir şey var: Zaman

Zaman su gibi akıyormuş

Saatin zembereği pervane gibi dönüyor

Akrep, yelkovan bir yere yetişme telaşında

Hayat ile ölüm arasına kaskatı sıkışmış bedenimi gören annem zamanla yarışırken zamanın hızla aktığını, saatin ibrelerinin bir yerlere yetişme telaşında olduğunu hissetmiş.

Annem feryat, figan… “Çocuk ölüyor!..”

Gecenin bir yarısı, üç ev uzaktan sesini duymuş, koşmuş amcam.

Sırtına almış beni

Ölü müyüm, diri mi? O da bilmiyor

Bir umut…

Umut; insanın kendisini, belki dönüşü olmayan acıyı tehir ederek bir insana yardım edebilme gücü kazanarak oyalama olduğunu anladım o an diyor

Bir umut sırtına almış beni

Belki yüz metre kadar ilerideki binada bir doktor var

Metreler doktorun yüz birim uzakta olduğunu söylese de koşar adımlarla gitsenbile gökkuşağı kadar uzak hissediyormuşsun o an

Annem ateşten atlara binmiş zamanın dörtnala gittiği o hengâmede mesafeleri hesaplayamıyor

O anda yapılan işler hesap kitap işi değil zaten

Aklın işi de değil…

Doktora götürülürken hissettiğim karanlık ve aydınlığın gözlerimi kırpmakla ilgisinin olmadığını ne zaman, nasıl anladım bilmiyorum

Kaskatı kesilen vücudumda açık kalan, anlamsız bakan gözlerimin, binanın yanıp sönen ışıklarına tutunma hevesi imiş. Çocuk aklımla bir terslik olduğunu hissetsem de ne olduğunu anlayamıyorum.

 

II


Sara nöbetleri…

Kriz anı

Hayatı ve rutini tersine çeviren bir dert

Ne zaman geleceği belli değil

Ne zaman gideceği de belli değil

Bazen bir okul koridorunda

Bazen itfaiye aracının toz kalkmasın diye suladığı toprak yolda

Bazen çarşıda, pazarda

Bazen futbol oynarken

Bazen basket topu elimdeyken

Bazen hayatın olağan akışına dâhil olabilmişsem herhangi bir yerde

Gelen bir dert sara krizleri

Kapıyı çalmadan, müsaade almadan, müsait miyim sormadan

Kâh çocukken 13 yaşımda

Kâh beğen(il)mek için saçımı jölelediğim gençlik çağımda

Kâh gönlümün kuş olup yuva yapmak için sevilenin saçına uçtuğu anda gelirmiş bu illet

 

Hep kaçtım

Bir çocuk ne kadar kaçabilirse o kadar kaçtım

Bir ergen ne kadar kaçabilirse o kadar çatım

Kendimden ne kadar kaçabilirsem o kadar kaçtım

Kaçtığım her köşe saralı vücudumun yuvası oldu

Bir tek saradan kaçamadım

Bir de sevda ateşinin içinde yandığı kalbimden

 

Sara nöbetleri yalnız bedenimi yere sermedi.

İnsan bazen hastalığından değil, hastalığını beklemekten yoruluyor.

Nöbetin geldiği an kadar gelme ihtimali de korkutuyor insanı.

Bir zil sesinden ürküyor,bir kalabalığın içine karışmaktan çekiniyor,bir merdiveni çıkarken bile aklının bir köşesinde aynı soru:

"Ya şimdi gelirse?"

İnsan hastalığıyla yaşamıyor bazen.

Hastalığının gölgesiyle yaşıyor.

Ben de onun gölgesinde büyüdüm.

Çocukluğum biraz korku,biraz mahcubiyet,biraz da saklanmaktı.

Kimse anlamasın istedim.

Kimse bilmesin istedim.

Bilseler de konuşmasınlar istedim.

Çünkü çocuk aklımla şunu sanıyordum:

İnsan kusuru kadar görünür.

Benim kusurum görünmesin diye kendimi görünmez kılmaya çalışıyordum.

Tam o yıllarda çıktı karşıma kahverengi gözler.

Bütün kaçışlarımın bittiği yerde.

Bütün korkularımın başladığı yerde.


III

 

Ayıla bayıla da olsa

Düşe kalka da olsa

Her şey ve herkesten kaçarak da olsa

Bir şekilde gelmiştim ortaokul / lise yıllarına

O yıllarda tanımıştım kahverengi gözleri

Kahverengi gözlere kaçamak bakışlar atmayı, bakışlar buluştuğunda gözlerimi kaçırmayı

O yıllarda öğrendim aşk ve hüzün şiirlerinde anlatılan ben olduğunu

Halimi arz etmeye canan seni tenha bulamam / Seni tenha bulsam kendimi asla bulamam. dizeleri benim kalbime bakılıp yazılmış asırlar öncesinden.

Şeb-i yeldayı, mübtelay-ı gamı bana öğreten kahverengi gözler oldu

Gözlerim kahverengi gözleri gözler oldu

Gözlerim gözlerine değince / felaketim oldu, ağladım.

Kırk ikindi saydım dudaklarından adımı duymak için

Adını her sayıkladığımda en güzel duam oldu

Dört bin dört yüz kırk dört defa adını andım

Dört bin dört yüz kırk dört yüzü suyu hürmetine adını her anıma vird ettim

İsminin her harfine bin salavat getirip, “Hu” ismi ile nakşettiğim kâğıdı muska diye boynuma astım

Her “Hu” bin ah ile çıktı gönlümün yangınından gökyüzüne

Gökyüzünde İsa’yı kahverengi gözlü gördüm

Çöllerde Musa’yı kahverengi gözlü gördüm

Kırk yıl Musa’nın asası tokmak gibi indi kalbime, kalbime söz dinletemedim

Mecnun’u gördüm, “senden füzunâşıklık istidadı” olan bendim dedim

Kahverengi gözlerinin;

Yolunu yolum bildim

Köyünü köyüm bildim

Bastığı yerlere yüzümü sürdüm

Bastığı toprağı kıskandım

Keşke dedim, dua ettim, “Ah, keşke toprak olsaydım!” dedim

 

IV

 

Ne toprak oldum

Ne gözlerim kahverengi gözlere bir kez bakabildi

Belki gözleri kahverengi bile değildi

Sonra döndüm baktım mirat-ı mücellaya

Miratı mücellaya yani ki gönlümün aynasına

Sen saralısın

Sen ağzı köpüklüsün

Sen yarımsın

Sen kim, âşık olmak kim!Dedim.

 

Ne toprak oldum

Ne gözlerim kahverengi gözlere bir kez bakabildi

Belki gözleri kahverengi bile değildi.

Belki ben yıllarca bir çift gözü değil,

Onların içine sığdırdığım hayali sevdim.

Sonra döndüm baktım mirat-ı mücellaya.

Mirat-ı mücellaya;

Yani gönlümün aynasına.

Aynada bir âşık görmedim.

Bir saralı gördüm.

Bir korku gördüm.

Bir eksiklik gördüm.

Kendi kendime dedim ki:

Sen saralısın.

Sen ağzı köpüklüsün.

Sen yarımsın.

Sen kim, âşık olmak kim?

Dedim.

Sonra yıllar geçti.

İnsan yıllar geçince bazı şeyleri unutuyor sanıyor.

Oysa unutmuyor.

Sadece başka türlü hatırlıyor.

Bir gün yine aynı aynaya baktım.

Bu kez saçlarıma düşen aklarla.

Bu kez çocukluğumu geride bırakmış bir adam olarak.

Aynı ayna duruyordu.

Ama içindeki adam değişmişti.

Sara hâlâ vardı.

İlaç kokuları hâlâ vardı.

Annemin gözyaşları hâlâ hatıralarımdaydı.

Gece yarıları hâlâ ürkütüyordu beni.

Fakat aynadaki adam artık yarım değildi.

Çünkü anladım ki;

İnsanı eksilten hastalığı değilmiş.

Kendisine verdiği hüküm eksiltirmiş.

Yıllarca kendime hüküm vermişim.

Yıllarca kendi mahkememde kendi kalbimi mahkûm etmişim.

Oysa beni yere düşüren nöbetlerdi.

Ayağa kalkmama engel olan ise korkularım.

Ve bir gün fark ettim:

Sara benim hikâyemin tamamı değildi.

Sadece bir bölümüydü.

Ben nöbetlerden ibaret değildim.

Ben ağzımdaki köpük değildim.

Ben kaskatı kesilen beden değildim.

Ben annemin korkusu değildim.

Ben doktor odalarının soğuk ışıkları değildim.

Ben bütün bunlarla birlikte yaşayan insandım.

Hayat dediğin biraz da buydu galiba.

Kırılarak tamamlanmak.

Eksilerek çoğalmak.

Düşerek yürümeyi öğrenmek.

Şimdi dönüp baktığımda çocukluğumun o beyaz boşluğunu görüyorum.

Yukarısı olmayan,

Aşağısı olmayan,

Zamanı olmayan o sonsuz boşluğu.

Artık korkutmuyor beni.

Çünkü biliyorum.

O boşlukta kaybolan çocuk,

Bugün bu satırları yazan adamdı.

Ve insan,

En çok kendi karanlığından çıkarken büyüyordu.

 

IV

 

Hayatımın özeti IV adım

Okuyana 6 dakika

Yaşayan için muamma!..


2 Yorum


Misafir
02 Eyl

Önemi olanın onların ne düşündüğü değil senin nasıl hissettiğin...

Beğen

Misafir
02 Eyl

Bir yaşanmışlık ancak bu kadar güzel anlatılabilir di. Kalemine sağlık

Beğen
bottom of page