Sara - Faruk Yüksek


I
İki metre kadar solunda bir yatak daha vardı.
Yatağın iki yanında da yer alan açılır kapanır parmaklıklardan belli
Yatağın sol tarafında portatif olarak hazır bekleyen metal serum asma çubuğundan belli
Burası bir hastane odası
Solumdaki yatağa benzer bir yatakta açıyorum gözlerimi
Başucunda beyaz önlüklü, steteskoplu bir adam; doktor.
Boş ve anlamsız gözlerle tavana ve odanın muhtelif yerlerinde gezdirirken gözlerimi fark ediyorum, ağrım sızım yok
Sayrı olmadığımı hissediyorum ama neden bu ilaç kokan kasvetli odada yer aldığını anlayamıyorum.
Doktor, elindeki, dil çubuğuna benzer bir çubukla- belki de dil çubuğudur- kafamın farklı noktalarına macunlar sürüyor o macunlara kablolar yapıştırıyor.
Birazdan kapanan gözlerimin içinde yahut beynimde mavi ağırlıklı; mavili, kırmızılı, beyazlı ışıklar yanıp sönüyor.
Çocuk aklımla bir terslik olduğunu hissetsem de ne olduğunu anlayamıyorum.
Bir başka gün
Beyaz, sonsuz bir boşlukta
Hiç nesne yok, boyut yok. Yukarı aşağı belli değil, sağ-sol meçhul
Adeta Matrix filminin içinde
Kaybolduğum bir anda
Kısmen uyanır gibi oluyorum. Gözlerim açık belki, bilincim kısmen
Ağzımdan köpükler çıktığının ayırımına varıyorum
Yine bir oda, yine bir yatak yine gözlerim tavanda
Kendi yatağımdayım, vücudum kaskatı, parmaklarımı dahi hareket ettiremiyorum
Yatağın çevresinde, bana sarılmış annem ve ablam
Onların gözleri yaşlı, benim gözlerim hareketsiz boşlukta, ağzım köpüklü
Annem, ablam neden ağlıyor bilmiyorum. Nedenini soramıyorum.
Etrafım bembeyaz, zamansız bir boşluktayım
“Ne içindeyim zamanın / Ne de büsbütün dışında…” Yekpare, geniş bir an…
Çocuk aklımla bir terslik olduğunu hissetsem de ne olduğunu anlayamıyorum.
Sonra bir başka gün
Gözlerimi bir hareketliliğe açıyorum.
Ortam bir aydınlık oluyor, bir karanlık.
Karanlık ve aydınlığın gözlerimi açıp kapamaktan olduğunu sanıyorum
Ne olduğunu sonraki gün annem anlatıyor
Gece kaskatı kesilmiş, bayılmışım
Vücudum kaskatı
Çocukluğum kaskatı
Hayallerim kaskatı
İçinde bulunduğum kaskatı evren içerisinde kaskatı kesilip donmayan tek bir şey var: Zaman
Zaman su gibi akıyormuş
Saatin zembereği pervane gibi dönüyor
Akrep, yelkovan bir yere yetişme telaşında
Hayat ile ölüm arasına kaskatı sıkışmış bedenimi gören annem zamanla yarışırken zamanın hızla aktığını, saatin ibrelerinin bir yerlere yetişme telaşında olduğunu hissetmiş.
Annem feryat, figan… “Çocuk ölüyor!..”
Gecenin bir yarısı, üç ev uzaktan sesini duymuş, koşmuş amcam.
Sırtına almış beni
Ölü müyüm, diri mi? O da bilmiyor
Bir umut…
Umut; insanın kendisini, belki dönüşü olmayan acıyı tehir ederek bir insana yardım edebilme gücü kazanarak oyalama olduğunu anladım o an diyor
Bir umut sırtına almış beni
Belki yüz metre kadar ilerideki binada bir doktor var
Metreler doktorun yüz birim uzakta olduğunu söylese de koşar adımlarla gitsenbile gökkuşağı kadar uzak hissediyormuşsun o an
Annem ateşten atlara binmiş zamanın dörtnala gittiği o hengâmede mesafeleri hesaplayamıyor
O anda yapılan işler hesap kitap işi değil zaten
Aklın işi de değil…
Doktora götürülürken hissettiğim karanlık ve aydınlığın gözlerimi kırpmakla ilgisinin olmadığını ne zaman, nasıl anladım bilmiyorum
Kaskatı kesilen vücudumda açık kalan, anlamsız bakan gözlerimin, binanın yanıp sönen ışıklarına tutunma hevesi imiş. Çocuk aklımla bir terslik olduğunu hissetsem de ne olduğunu anlayamıyorum.
II
Sara nöbetleri…
Kriz anı
Hayatı ve rutini tersine çeviren bir dert
Ne zaman geleceği belli değil
Ne zaman gideceği de belli değil
Bazen bir okul koridorunda
Bazen itfaiye aracının toz kalkmasın diye suladığı toprak yolda
Bazen çarşıda, pazarda
Bazen futbol oynarken
Bazen basket topu elimdeyken
Bazen hayatın olağan akışına dâhil olabilmişsem herhangi bir yerde
Gelen bir dert sara krizleri
Kapıyı çalmadan, müsaade almadan, müsait miyim sormadan
Kâh çocukken 13 yaşımda
Kâh beğen(il)mek için saçımı jölelediğim gençlik çağımda
Kâh gönlümün kuş olup yuva yapmak için sevilenin saçına uçtuğu anda gelirmiş bu illet
Hep kaçtım
Bir çocuk ne kadar kaçabilirse o kadar kaçtım
Bir ergen ne kadar kaçabilirse o kadar çatım
Kendimden ne kadar kaçabilirsem o kadar kaçtım
Kaçtığım her köşe saralı vücudumun yuvası oldu
Bir tek saradan kaçamadım
Bir de sevda ateşinin içinde yandığı kalbimden
Sara nöbetleri yalnız bedenimi yere sermedi.
İnsan bazen hastalığından değil, hastalığını beklemekten yoruluyor.
Nöbetin geldiği an kadar gelme ihtimali de korkutuyor insanı.
Bir zil sesinden ürküyor,bir kalabalığın içine karışmaktan çekiniyor,bir merdiveni çıkarken bile aklının bir köşesinde aynı soru:
"Ya şimdi gelirse?"
İnsan hastalığıyla yaşamıyor bazen.
Hastalığının gölgesiyle yaşıyor.
Ben de onun gölgesinde büyüdüm.
Çocukluğum biraz korku,biraz mahcubiyet,biraz da saklanmaktı.
Kimse anlamasın istedim.
Kimse bilmesin istedim.
Bilseler de konuşmasınlar istedim.
Çünkü çocuk aklımla şunu sanıyordum:
İnsan kusuru kadar görünür.
Benim kusurum görünmesin diye kendimi görünmez kılmaya çalışıyordum.
Tam o yıllarda çıktı karşıma kahverengi gözler.
Bütün kaçışlarımın bittiği yerde.
Bütün korkularımın başladığı yerde.
III
Ayıla bayıla da olsa
Düşe kalka da olsa
Her şey ve herkesten kaçarak da olsa
Bir şekilde gelmiştim ortaokul / lise yıllarına
O yıllarda tanımıştım kahverengi gözleri
Kahverengi gözlere kaçamak bakışlar atmayı, bakışlar buluştuğunda gözlerimi kaçırmayı
O yıllarda öğrendim aşk ve hüzün şiirlerinde anlatılan ben olduğunu
Halimi arz etmeye canan seni tenha bulamam / Seni tenha bulsam kendimi asla bulamam. dizeleri benim kalbime bakılıp yazılmış asırlar öncesinden.
Şeb-i yeldayı, mübtelay-ı gamı bana öğreten kahverengi gözler oldu
Gözlerim kahverengi gözleri gözler oldu
Gözlerim gözlerine değince / felaketim oldu, ağladım.
Kırk ikindi saydım dudaklarından adımı duymak için
Adını her sayıkladığımda en güzel duam oldu
Dört bin dört yüz kırk dört defa adını andım
Dört bin dört yüz kırk dört yüzü suyu hürmetine adını her anıma vird ettim
İsminin her harfine bin salavat getirip, “Hu” ismi ile nakşettiğim kâğıdı muska diye boynuma astım
Her “Hu” bin ah ile çıktı gönlümün yangınından gökyüzüne
Gökyüzünde İsa’yı kahverengi gözlü gördüm
Çöllerde Musa’yı kahverengi gözlü gördüm
Kırk yıl Musa’nın asası tokmak gibi indi kalbime, kalbime söz dinletemedim
Mecnun’u gördüm, “senden füzunâşıklık istidadı” olan bendim dedim
Kahverengi gözlerinin;
Yolunu yolum bildim
Köyünü köyüm bildim
Bastığı yerlere yüzümü sürdüm
Bastığı toprağı kıskandım
Keşke dedim, dua ettim, “Ah, keşke toprak olsaydım!” dedim
IV
Ne toprak oldum
Ne gözlerim kahverengi gözlere bir kez bakabildi
Belki gözleri kahverengi bile değildi
Sonra döndüm baktım mirat-ı mücellaya
Miratı mücellaya yani ki gönlümün aynasına
Sen saralısın
Sen ağzı köpüklüsün
Sen yarımsın
Sen kim, âşık olmak kim!Dedim.
Ne toprak oldum
Ne gözlerim kahverengi gözlere bir kez bakabildi
Belki gözleri kahverengi bile değildi.
Belki ben yıllarca bir çift gözü değil,
Onların içine sığdırdığım hayali sevdim.
Sonra döndüm baktım mirat-ı mücellaya.
Mirat-ı mücellaya;
Yani gönlümün aynasına.
Aynada bir âşık görmedim.
Bir saralı gördüm.
Bir korku gördüm.
Bir eksiklik gördüm.
Kendi kendime dedim ki:
Sen saralısın.
Sen ağzı köpüklüsün.
Sen yarımsın.
Sen kim, âşık olmak kim?
Dedim.
Sonra yıllar geçti.
İnsan yıllar geçince bazı şeyleri unutuyor sanıyor.
Oysa unutmuyor.
Sadece başka türlü hatırlıyor.
Bir gün yine aynı aynaya baktım.
Bu kez saçlarıma düşen aklarla.
Bu kez çocukluğumu geride bırakmış bir adam olarak.
Aynı ayna duruyordu.
Ama içindeki adam değişmişti.
Sara hâlâ vardı.
İlaç kokuları hâlâ vardı.
Annemin gözyaşları hâlâ hatıralarımdaydı.
Gece yarıları hâlâ ürkütüyordu beni.
Fakat aynadaki adam artık yarım değildi.
Çünkü anladım ki;
İnsanı eksilten hastalığı değilmiş.
Kendisine verdiği hüküm eksiltirmiş.
Yıllarca kendime hüküm vermişim.
Yıllarca kendi mahkememde kendi kalbimi mahkûm etmişim.
Oysa beni yere düşüren nöbetlerdi.
Ayağa kalkmama engel olan ise korkularım.
Ve bir gün fark ettim:
Sara benim hikâyemin tamamı değildi.
Sadece bir bölümüydü.
Ben nöbetlerden ibaret değildim.
Ben ağzımdaki köpük değildim.
Ben kaskatı kesilen beden değildim.
Ben annemin korkusu değildim.
Ben doktor odalarının soğuk ışıkları değildim.
Ben bütün bunlarla birlikte yaşayan insandım.
Hayat dediğin biraz da buydu galiba.
Kırılarak tamamlanmak.
Eksilerek çoğalmak.
Düşerek yürümeyi öğrenmek.
Şimdi dönüp baktığımda çocukluğumun o beyaz boşluğunu görüyorum.
Yukarısı olmayan,
Aşağısı olmayan,
Zamanı olmayan o sonsuz boşluğu.
Artık korkutmuyor beni.
Çünkü biliyorum.
O boşlukta kaybolan çocuk,
Bugün bu satırları yazan adamdı.
Ve insan,
En çok kendi karanlığından çıkarken büyüyordu.
IV
Hayatımın özeti IV adım
Okuyana 6 dakika
Yaşayan için muamma!..
Önemi olanın onların ne düşündüğü değil senin nasıl hissettiğin...
Bir yaşanmışlık ancak bu kadar güzel anlatılabilir di. Kalemine sağlık