top of page

Paşa-Faruk Yüksek

  • Yazarın fotoğrafı: Faruk Yüksek
    Faruk Yüksek
  • 26 Ara 2025
  • 6 dakikada okunur

Günlük rutinlerimdendir yürümek.

Ömürden payıma düşen anları; adım adım, nefes nefes tırtıklamak.

Belki yavaş yavaş eksilsin diye saniyelerim, adımlarımı yavaş yavaş atmak.



Sadece zamanı yavaşlatmak için mi bu aheste yürüyüşler? Tabi ki hayır! Bundan daha fazlası… Bir yandan hayatı, şehri içime çekmek, adeta vakumlamak, bir yandan da kaldırımlarda yürürken hayalimde kurduğum ikinci bir şehirde de adımlamak. Adımladığım bu sokakları daha önce arşınlamış olanları hayal etmek… Yıllar yıllar önce koşup oynayan çocuklarla koşmak, telaşlı bir şekilde bir yerlere ulaşmaya çalışmış olabilenlerin telaşına şahit olmak, mayam satan satıcıların metal bardağı kemer şeklindeki bardak kutusuna vurarak çıkarttıkları sesi dinlemek, “Yazıyor!.. Yazıyor!..” diye bağırarak gazete satmaya çalışan çocukların manşet haberini tahmin etmeye çalışmak… yürürken ki en büyük hobilerimdendir.


Etrafta gördüğüm pencerelerin arkasında ne tür hayatlar yaşanabileceğini hayal etmek… Bir ailenin, bir hayalinin gerçekleşmiş olabileceğini düşünerek onlarla mutlu olmak. Derin bir acı yaşayabilenlerin olabileceğini düşünerek onlarla hüzünlenmek. Koltuktan atlayan bir çocuk ile annelerin “Dur, yapma, bir yerini inciteceksin!” hayali nidalarına kulak asmadan atlamak.


Bazen başına bir damla az düşsün diye başını eğmiş dulda bir yere koşan insanlara inat ıslanmak bazen de Çukurova güneşine alışmış bedenimi yakarken güneş ışıkları, inadına, gözümü kısıp güneşe bakmaya çalışmak, gözlerimin kamaşmasına ve yanmasına inat.


İşte böylesi hayaller, düşler ile ismi nereden geldiği hemencecik anlaşılabilecek Balıkesir’in Anafartalar Caddesinden, yokuş aşağıya, ayak freni yaparak inerken, belki yirmi, hadi bilemedim otuz adım ileride benimle kaldırımın aynı yönünde yürüyen, elinde bastonu ile yürümeye çalışan, tam karşımdan gelen, beli ra harfi gibi bükülmüş, etrafını üç boyutlu görebilme yetisini kaybetmiş, filmlerde beliren aksakallı, nur yüzlü dervişler gibi; takkeli, aksakallı bir dede çıktı karşıma. Henüz aramızda biraz daha mesafe olması, benim hayallerimin, onun ise yılların omzuna yüklemiş olduğu yük ile ağır ağır yürüyor olmamızdan güç alarak, hiç de acele etmeden kaldırımın diğer tarafına geçtim. Diğer tarafa geçtim ama hayallerimin güzergahından çıkmış olmak, düşlerin ayak izini bırakıp farklı ve sığ bir mecraya adım atmışım gibi acı dolu bir hissiyat bırakmıştı bende bu geçiş. Ama ak sakallı, nur yüzlü dedemin önünden çekilmiştim. Bu benim almış olduğum aile terbiyesinin, toplumsal kurallarımızın, adab-ı muaşeret normlarımızın bana verdiği bir vazife idi: Büyüklerimize yol vermek. Bu yol ver gitsin, seninle işim olmaz anlamında değil, sen bizim büyüğümüzsün, yaşayan tarihimizsin, edindiğin hayat tecrübelerine, sana hürmetim var, saygım var anlamında yolundan çekilmek idi. Bu çekilmek gönlüme derin bir huzur bırakmıştı. Diğer tarafa geçmiş olmanın acı hissiyatını silip atmıştı bu huzur.


Hayallerimin, aklımdan, fikrimden, bedenimden, ayaklarımdan önde gitmesine; bir saniyede binlerce km hıza çıkmasına engel olamıyordum. Zaten hayallerim benim can yoldaşım, en sevdiğim arkadaşım idi engel olmak da istemiyordum. O hayaller ile el ele, gönül gönüle yol alırken, ak sakallı dedem ile benim aramda zahiren otuz adımlık mesafe varken belki otuz kere otuz yıllık sahneler, film şeridi gibi geçti derler ya aynen öyle resmigeçit töreni yaptılar aklımda. Bu resmigeçit törenine iştirak eden kavramlardan biri de “ölüm” oldu. Doğal olarak ölüm oldu. Daha yirmili yaşların ortasına gelmemiş ben kendimi hayatın kaynağı gibi görürken karşımda belki seksenlerinin sonuna gelmiş, beli bükülmüş; ölümün mücessem hali, ölümü müşahhaslaştıran bir görüntü bana doğru yürüyordu. Can dostum hayalim dedi ki bana, “Bak, ölüm adım adım yaklaşıyor sana! Her adımın seni ölüme sürüklüyor. Bu gidişattan, kaldırımın karşına geçerek de kurtulman mümkün değil hem “Ölüm güzel şey, ölür müydü Peygamber.” Hıı, noluyor?” Dedim ki can dostuma “Ama yakışmıyor bu ölüm yirmili yaşlara!” O dedi ki bana “İnsan, doğduğu andan itibaren ölüme yetecek kadar yaşlanmıştır.” Dur dedim, dur! Necip Fazıl’dan İsmet Özel’e ölüm güzellemesi yaparken sen ölüm hakikatini lisan-ı hal ile zaten tatlı tatlı haykırıyordu karşımızda ak sakallı dede görünümünde. Tabi ki bilemeyiz bu hayatı önce kimin terk-i diyar edeceğini. Başta belirttiğim; daha uzun yaşamak için, ömrümden anları tırtıklayarak yavaş yürüme felsefemi bir tufan gelir, bir tusunami hükmünde ömür törpüleyici gelir ve alır götürür yirmili yaşlarımda da beni ait olduğum yere. Ama yaşlılarımız, büyüklerimiz hayatın genel kuralı içerisinde bir adım daha yakın olduğu için ahirete, bir adım daha yakın olduğu için sürekli yolcu taşıyan, hatta ek seferler düzenleyen kabir otobüsüne… ölümü düşündürtmüştü işte ak sakallı dedenin o hali bana. “Hem sen otobüslerde yaşlılara yer verirsin!” gibi biraz da muzipçe bir cümle sarf etmişti can dostum hayalim. Gülüştük ikimiz de. Dışarıdan bakanların gözlerindeki “Deli midir nedir, kendi kendine gülüyor bu ayol!” demelerini / diyebilme ihtimallerinin olmasını hiç umursamamıştı(k)m. Sonra aklıma geldi, üstad dememiş miydi “İnsanoğlunun her günkü işi ölüm evine bir tuğla daha koymaktır.” diye.


Ben bir yandan yürüyüp, bir yandan düşünüp, bir yandan yol vermek isterken, çekilirken kenara ak sakallı dedem de geçti diğer tarafa. Yine karşı karşıya geldik. Ölümden kaçış yok mu diyordu acaba!? Dedi ki can dostum, belki de kendi kendime konuşuyordum, bilmiyorum; “Ben, “elif” gibi dimdikim, aksakallı dedem, “ra” gibi olmuş, beli bükülmüş. Yan yana gelirsek “ar” oluyoruz. Ben ar edeyim de bir daha yol vereyim dedeme.” Çekildim yine kenara. “Ar”dı “ar”dına çekiliyorum kenara. “Ey benim canım hayalim, kelime oyunları yapma bana.” Köşe kapmaca gibi olmuştu hareketlerimiz. Ama en çok benim ihtiyacım vardı köşe kapmacaya ve köşeden dönmeye. Ak sakallı dedemin köşelere ihtiyacı kalmamıştır. Ne badireler atlatmıştır o. Muhtemelen Kurtuluş Savaşı’na da katılmış, Balıkesir’i üç beş Yunan’dan temizlemiş, şeref nişanesi olarak bu nişane bana yeter neyime benim köşeler anlayışındadır. Ama o da ne? Neden yine karşıma geçiyor bu pir-i fani dedem ki? Tamam dedim. Bu vatanı bize bırakan aziz kıymetlilerimizi daha fazla yormaya, köşe bucak savurmaya gerek yok. Geç karşısına, “Ben, senin bu vatanı emanet ederek, emaneti koruyacağından emin olduğun, vatan, millet, din sevdalısı, Asım’ın Nesli gencim.” de. Kemal-i edep ile dur karşısında ve ne diyecekse ne isteyecekse üzme onu.


Geçtim karşısına.


Ak sakallı dedem hafif doğruldu. “Allah’ım” dedi hayalim, belki de iç sesim, belki de ikisi de aynı şey, belki de farklı. Kim kimdir, kim demiştir. Hepsi birbirine girmişti. Allah’ım dedi(k), doksan yıldır uyuyan millet uyanıyor. Hayır, insanlık ayağa kalkıyor. Veya ölüm şaha kalktı, gürzünü Battal Gazi edası ile sana savurup “hain kelleni, kahpe vücudundan…” töbe töbe….Ardı sonu ak sakallı doksanlık dedem gözlerimin içine bakmak için hafif doğrulmaya çalışıyordu. Doğrulurken sanki doksan yıldır doğrulmadığı için kamburlaşmış beli adeta pas tutmuş bir makinenin yıllardır çalışmamış da aniden çalıştırılınca pasının sökülmesi, insanın içini cız ettiren tiz bir ses ile gıcırdaması ve nazlı nazlı çalışması gibi kemikleri gıcırdamış; kemikleri kıtır kıtır kırılmaya başlamıştı adeta. Hepsi bu! Hepsi bu mu dedi, burun kıvırdı hayalim. Biraz da aşağılayarak baktı sanırım bana. Hayal bakar mı? Her şeyi yapar o. Ak sakallı dedem doğruldu, elif kıvamına gelemedi, bu mümkün olmadı. Sonra sol elindeki bastona dayanıp sağ elini havaya kaldırarak:

“Paşa! Paşa! Dur!” dedi.


Allah Allah… Bana, paşa paşa dur yoksa ben seni durdurmasını bilirim mi demek istedi yoksa “Paşa” diyerek hitap, iltifat karışımı bir şey mi yaptı. Neden her şey ikircikli oluyor ki! Neyse…

Durdum. Hazırol vaziyetine geçtim. Acaba selam da durmam gerekiyor muydu? Askerlik yapmamıştım henüz, selam nasıl durulur bilmiyordum ama her Türk asker doğarsa, on beşliler bile ülkenin savunmasında yenilmez denilen armadaları suya gömebiliyorlarsa, benim de bir selamı esirgememem lazımdı aksakallı dedemden. Hele de Kurtuluş Savaşına katılmış bir gazi görünümlü aksakallı dedeme karşı…

Selam durmadım. Ama edeple, terbiyeli bir Türk gencine yakışır bir şekilde durdum; “Buyur dedem, durdum.” dedim.

“Paşa! Paşa! Dur!” “Sen……….” dedi dedem.

(Ama anladım; derin acıların vizyonu olan gülen yüzünden; elindeki çakaralmaz tüfek gibi olan eski bastonunu kafama indirmemesinden “Paşa” tonlaması ile bana sevgi ile hitap ettiğini.)

Paşa! Paşa! Dur! kısmını anladım ama sonrasını anlamamıştım.


“Anlamadım.” dedim. Zaten siz gençler bizi hiç anlamadınız demesinden korktum. Anlasaydınız bu dünyanın bu kadar yükü benim omuzlarıma yüklenmezdi demesinden korktum.


“Paşa! Paşa! Dur!” “Sen iki yüz elli yıl yaşayacaksın!” dedi dedem tekrar.


Allah’ım sen aklıma mukayyet ol. Ben ölüm geliyor, ölüm yaklaşıyor diye düşünürken bir an da 250 yıllık bir ömre mi sahip olacaktım. Dünya’da ne kadar çok gel git vardı. “Asansör” dedi hayalim. Yav ne alaka dedim hayalime. “Dünyanın gel-gitleri dedin ya, asansör geldi aklıma.” Hayır hayalime geldi. Asansör ne, aklıma gelmek- hayalime gelmek ne demek, gel git denizlerde olmaz mıydı? Gülüştük yine can dostum hayalim ile.

“Allah be!” dedim, sonra da “vay be!...” demek ki çok uzun yaşayacaktım. Artık sokakları küçük ve ağır adımlarla arşınlamama gerek kalmayacaktı. Hiç ölmeyecekmiş gibi uzun yaşayacaktım. “Gün gelecek, şunlar şunlar olacak”ların hepsini görecektim belki de. Azrail’e yoldaş olup kısa ömürlü varlıklara bakıp bakıp keyf alacaktım öyle mi! “Yaşama konusunda rakiplerin kargalar ve kaplumbağalar olacak.” dedi can dostum.  


Değil tabi ki de. Uzun yaşamak bir lütuf muydu yoksa lanet mi? Doksanımdan sonra ya benim de bükülürse belim? Yüz altmış yıl yerlere bakarak, bastona dayanarak, en adi günlük işlerim bile lüks olacak ve yapamayacak olarak yüz altmış yıl… Yine duymadı sandı galiba ve ak sakallı dedem tekrar etti:


“Paşa! Paşa! Dur!” “Sen iki yüz elli yıl yaşayacaksın!” dedi ve bu ağır cümlenin sonuna bir cümle daha ekledi. “Paşa! Paşa! Dur!” “Sen iki yüz elli yıl yaşayacaksın ama bana bir ekmek parası verirsen!”


İki yüz elli yıl yaşamayı bir şarta bağlamıştı aksakallı dedem. Bir ekmek parasına. Sadece bir ekmek ile yirmi yıllık ömrüme iki yüz otuz yıl daha yaşayacaktım. Bu hesaba göre iki ekmek alırsam dört yüz seksen, üç ekmek alırsam yedi yüz … hadi canım sen de! Matematik mi iflas etti, Mantık mı anlayamadım. Ya da ak sakallı dedem hesapları karıştırmaya başlamıştı.


Ben uzun mu yaşasam, ortalama bir insan ömrü ile mi yetinsem diye bildiğim bütün matematik, mantık hesaplarını kullanmaya çalışırken, tuşların hepsine birden basarken yani burnuma müthiş bir koku geldi. Taze pişmiş ekmek kokusu… Ak sakallı dedem ile tam da fırının önünde karşılaşmışız. Bu bir tesadüf mü, tevafuk mu, bilmiyorum. Ak sakallı dedeme hemen oradan 1 ekmek aldım verdim. Hesabı yanlış mı yaptım, kararım doğru muydu bilemedim. Ama her zamankinin aksine adımlarımı hızlandırdım ve pür telaş evin yolunu tuttum. Artık etrafımda ne evler kalmıştı ne arabalar ne insanlar ne de şehrin gürültüsü… Aklımda bir şey vardı? Bu olayda bir hikmet aramalı mıydım?

 

4 Yorum


Misafir
30 Ara 2025

Bizi bizle şereflendirdin Faruk kardeşim. Sen ölmeyesin..

Düzenlendi
Beğen

Ali Coşgun
27 Ara 2025

İkiyüzelli yıl yaşa paşa!

Beğen

emrekaplan
27 Ara 2025

kaleminize sağlık.

çok güzel çok içten bir yazı olmuş. kendimi bulduğum bir yazıydı.

Beğen

A. Şahin
27 Ara 2025

Çok teşekkür ederim, öyküye kendimizi dahil etmemek, duyguya kapılmamak elde değil.

Beğen
bottom of page