top of page

Deli Ahmet-Faruk Yüksek

  • Yazarın fotoğrafı: Faruk Yüksek
    Faruk Yüksek
  • 28 Nis
  • 6 dakikada okunur

“....dırınnn.”

“....dırınnn.”

“....dirinnn.”

“... getirinn.”

 

Yolun iki tarafına sıra sıra dizilmiş, bizim yaşlarımızın kat be kat fazlası yıllara dayanmış olmanın verdiği dirayet ile heybet kazanmış, kollarını açmış sevimli devleri andıran dut ağaçlarının yaprakları arasından güneş ışığı ile yumuşayıp, rüzgâr ile hız kazanıp kulağa bir hışırtı gibi gelen bu sesin ne anlama geldiğini hepimiz bilirdik. Bu hışırtının ne olduğunu bilirdik ama henüz kulağımıza sadece anlamsız bir yüklem olarak çalınan bu sesin cümle olamamış anlamsız kelime sayısından, sesin sahibinin uzaklığını tahmin edebilecek kadar da aşina idik bu sese. Ses uzakta ise korkuya mahal yoktu.  Tümsekleri ve çukurları gözümüze görünmez, hangi mantıkla döküldüğünü anlayamadığımız çakıl taşları ile kaplı yollarda, yazları toz, kışları çamur içerisinde oynadığımız topumuzu oynamaya devam ederdik. Top oynamak dendiğinde kimsenin aklına futboldan başka bir oyun gelmezdi. Adını bütün çocukların en büyük eğlencesine veren anlı şanlı top, deriden yapılma, dikişli, içinde havası olan top değil; çoğu zaman ilk tekmede bir cam kırığına ya da dikene geldiği için patlamış ve havası kaçmış, küçücük bir greyfurt kadar kalmış plastik bir toptu.

 

Oynadığımız topun FİFA’nın belirlediği evrensel kurallarının yanında bizim de belirlediğimiz bazı kuralları vardı. Bu kurallar çoğu zaman topun sahibi çocuk kim ise onun belirleyeceği kurallar idi. Bu kurallar genelde uygulana uygulana aslında değişmez yasalar gibi olmuş kurallar içinden seçilen kurallardı. Mesela kaleye bir kaleci geçmiş ise o kaleci saha olarak belirlenen alana doğru ikinci tümseğe kadar olan kısımda topa elle dokunabilir, tümsekten, zihnimizde belirlediğimiz taç çizgisini dikey olarak kesen farazi çizginin dışında dokunamazdı. Taç çizgisini çakıl taşlarının olduğu yere kadar, kale alanını tümseğe kadar belirlemek kural koyucu olan topun sahibin hakkı idi.  Topu olmak önemli idi. Çünkü her çocuğun topu olmaz, ailelerinin plastik bir topa verecek parası olmadığı için veya topa verilen para gereksiz bir harcama görüldüğü için topu olan çocuklar şanslı çocuklar olurdu. Topu olan çocuk ile iyi geçinmek gerekirdi çünkü bu, oyuna dâhil olabilmek için de önemli idi. Her ne kadar topu olan oynayacak kişileri belirleme, kurallar konusunda asıl söz sahibi olma gibi vasıfları haiz olsa da o yıllarda arkadaşlık demek kardeşlik demekti, kardeşlik de kardeşini oyun dışında bırakmamayı gerektirirdi.


Top sahibine göre değişen kurallarımız vardı dedik; topun kale çizgisini geçip geçmediğine o imtiyazlı çocuk karar verirdi çoğu zaman. Kale diye yola diktiğimiz taşın üstünden geçen topun gol mü aut mu olduğuna da o karar verirdi. Hatta üst direği olmayan, hoş az önce belirttik yan direkleri de yoktu ya neyse, kaleye gönderilen top yukarıdan giderse üstten çıkıp çıkmadığı, gol olup olmadığı kararını vermek de hep top sahibi çocukta idi. Bu durum top sahibi çocuğa yüzde yüz itaat edeceğiz anlamı taşımaz, bazen anlaşmazlıklar çıkar, ufak tefek tartışmalarımız ve kavgalarımız da olurdu. Yok top fazla yukarıdan çıktı, gol değil; hayır kalecinin ulaşabileceği yükseklikte idi bu gol sayılmalıydı kavga sebeplerimizdendi ama gün sonunda ne kadar kavga edersek edelim kucaklaşmayı da bilir, küslük nedir bilmezdik. Ama üç kornerin bir penaltı olması, gol yiyenin kaleden çıkması gibi kurallar FİFA kuralları gibi değişmez kurallar idi.

 

Bugünün çocukları için futbol denince akla teknolojik aletlerle oynanan “PES” ler, “eFootBall’lar geliyor artık. Günümüz “top” oynayan çocukları hiçbir zaman bilemeyecekler araba geliyor, “DON!!” herkes yerinde kalsın, kimse kımıldamasın ne demek? Top komşunun bahçesine kaçtı, girip alsak azar ya da dayak yeme ihtimali var, almazsak topumuz yok, oyunumuz bitecek ne demek... PESciler hiçbir zaman adına ERMENEK denilen, olmadığı için çorapsız giyilen, ayağımıza sonraki yıl da giyilsin diye 1 numara büyük alınan, gün içinde toz, toprak, ter ile içi çamur olan ve topa tekme atınca top ile birlikte uçan plastik ayakkabı ile TOPçuların neler yaşadıklarını.

 

Bugünün çocukları bahçedeki hortumu gizli gizli kesip çember yapmanın, o çemberi sopaya bağlanmış tel ile ittirerek teker gibi sürmenin korkusunu, heyecanını, mutluluğunu da bilemeyecekler. Kendi oyuncağını kendinin yapmanın ne demek olduğunu. Ahşaptan yaptığımız ve askercilik oynarken ağzımızla PAT diye ses çıkararak düşmanı vurmanın ne demek olduğunu, vurduydum, hayır ben vurulmadım tartışmasının da güzelliğini…

Kırklı yaşlarımda şimdi gezerken top oynadığım, çocukluğumun geçtiği o yolda sanki tekrar duyuyorum o sesi:

“....dırınnn.”

“....dırınnn.”

“....dirinnn.”

“... getirinn.”

 

Önce uzaktan anlamsız bir melodiymiş gibi gelen ama mahallede yolda top oynayan her çocuğun daha ilk “...dırınn” sesinde ne olduğunu anladığı, sahibi yaklaştıkça daha bir anlam kazanan “...dırınnn” sesini. 

 

Modern zamanlarda değişen her şey gibi duyulan sesler de değişti artık. Hem de çoğaldı ve çeşitlendi sesler. Mahallede top oynadığımız yıllarda, topu durdurmamıza sebep olan, nadiren geçen araba sesinin bırakın RENO’dan mı yoksa TOROS’tan mı geldiğini anlamayı, sadece sesini duymamız bile gelen aracın Mehmet emminin arabası mı yoksa Mustafa abinin mi olduğunu anlamamıza yeterdi. Bir de tablacılardan gelen sesler duyardık o yıllarda. Bu tablacı tablasında ya “Domates, Biber, Patlıcan” diyerek mahalle aralarında bağırır sebze - meyvelerini satmaya çalışır manav hükmündeki bir tablacıydı ya da pilli müzik çalarına Barış Manço’nun kasetini koymuş bağırta bağırta “Domates, Biber Patlıcan” şarkısını çalan, kaset satmaya çalışan, mobil müzik market hükmündeki tablacıydı. Dut ağaçlarından dökülen dutlara gelen arı seslerini, arılara ortak olan kara ve kocaman yeşil sineklerin seslerini duyardık o vakitler ve annelerin en başta “Oğlum eve gel.” şeklinde olan sonra yavaş yavaş “Ulan eşşoleşşek eve gelsene.”lere dönen sesleri gelirdi bütün böcek vızıltılarının arasından ve hedefini bulan bir ok gibi hangi çocuğa edilmişse o nida hedefini bulurdu ve bu diğer çocuklar için de eve gelme konusunda bir uyarı olurdu. İşte bu sesler arasında yaklaşırdı 

“....dırınnn.”

“....dırınnn.”

“....dirinnn.”

“... getirinn.”

sesleri. Ve biz anlardık bu sesin de kimden geldiğini, niye geldiğini. 

 

Ahh annem. Kırklı yaşlarımda yine duysam “eve gel” seslerini. Yine duysam “Git 2 tane çarşı ekmeği al.” deyişlerini. Çarşı ekmeği diye bir kavramımız vardı bizim. Ekmek çok kıymetliydi çocukluğumuzda. Ekmek nimetti ve çarpabilirdi. Yarım bıraktığın, atmak üzere olduğun ekmek parçası nimete saygısızlıktı. Atarsan çarpardı. Hiç bilemedim ekmek nasıl çarpar, çarparsa ne olur. Çünkü hiç atamadık/atmadık o en baş nimeti. Dedem hep derdi “Ekmek öyle kıymetli bir nimettir ki onun üzerine basıp yüksekteki Kur’an’ı alamazsın ama Kur’an’a basıp ekmeği alabilirsin.” Bu metaforu şuan çok daha iyi anlıyorum, derdimiz ekmeğe ya da Kur'an'a basmak değil, bu ekmeğe, nimete biçilen bir paye idi. Yoksa neden basalım ki Kur’an’a… İllaki yukarıdan bir şey alınacaksa üzerine basılabilecek envai çeşit gereç var artık evlerde. Çarşı ekmeği diye bir kavramımız vardı bizim. Şimdiki çocuklar bilmez çarşı ekmeği nedir? Onların çeşit çeşit ekmekleri var ve hepsi de çarşıdan gelir zaten. Ama bizim bir yufka ekmeğimiz vardı mahallenin kadınlarının imece usulü yaptığı bir de çarşıdan alınan ekmeğimiz. Onun adı somun değildi ya da pide, lavaş, hamburger ekmeği… Tam buğday ya da tahıllı ekmek de değildi sadece çarşı ekmeği idi ve eve çarşı ekmeği girdiğinde mutluluk da getirirdi. Çarşı ekmeğimiz alındığı gün bitmez ama kalan da atılmazdı. Sonraki güne kalırsa ve kış mevsiminde isek sobada ısıtılır, tereyağı ile (bulabilirsek tereyağını) nar gibi kızartılır ve kahvaltıda mis gibi yenirdi.

 

O yıllarda sobalarımız vardı bizim modern çağ çocuklarının artık kitaplardan bildiği. Soğuk kış günlerinde ve uzun kış gecelerinde oturma odasında yakılır, etrafında ana, baba, çocuklar ile oturulurdu. Soba sadece ısınmak için değildi. Isınırken aynı zamanda üzerinde yemek de pişirilirdi. Yemekten sonra sobanın üzerinde mutlaka su ısınırdı. Isınan bu su ya çay yapmakta ya da banyo yapmakta kullanılırdı. Sobada kebabı yapılan kestanenin tadına doyum olmazdı. Üzerinde börek yaptığında yağ, tirşik yaptığında ekşi bir koku kaplardı odayı. Soyulan portakalın kabuklarını kızgın sobanın üzerine koyduğunda etrafa yayılan harika koku Paris'in oda parfümlerinde bile olmazdı. Sobanın borusuna monte edilen tele elde yıkanan çamaşırlar asılır, asılan çamaşırdan sobaya düşen damlalar arada bir cısss diye ses çıkarırdı. Ateşin harlandığı, alevin “far far far “ diye ses çıkardığı anlarda geceyse elektrikler kesilmişse soba üstündeki delikten bu alevler çıkar ve tavanda alevler raks ederdi. Bütün aile fertleri gözlerini tavana diker alevin oyununu seyrederdi. 

 

Şimdi muhayyilemde bu alevleri seyrederken tekrar duydum o sesi:

“....dırınnn.”

“....dırınnn.”

“....dirinnn.”

“... getirinn.”

Sobada, bulabilenler talaş, temin edebilenler odun, biraz daha imkânı olanlar kömür yakardı. Bir ağacın gövdesinin parçalanarak kütükler halinde getirilmiş ve Toros’un bagajında, tekneli motosikletin selesinde ya da traktörün romörkünde  evlere taşınan kütükler evin genç erkeği tarafından balta ile yarılarak, zira baba işte olduğu için bu görevi evin abisi üstlenir; abi, güç gerektiren bu işler sonunda kaslı ve üçgen bir vücuda sahip olacağı düşüncesinin motivasyonu ile zevkle yapardı, odun haline getirilirdi. Kütükleri yaracak bir baba ya da abi yoksa bu İşi mahallenin “Deli Ahmet”i yapardı. Deli Ahmet elinde baltası ile mahalleleri dolaşırdı. Kısa boyunu yaz kış üzerinden hiç çıkarmadığı, neredeyse diz kapağına kadar gelen ucuyla önü her daim ilikli olan mavi ceketi daha da kısa gösterirdi. Kısa boyuna rağmen çevik ve kaslı bir vücudu vardı. Hareketleri sert ve hızlı idi. Küçük ve hızlı adımları ile mahallenin bir ucundan görünmesi ile öbür ucundan kaybolması bir olurdu. Deli Ahmet elinde baltası, dilinde hep aynı nidası ile iş arar, evinin ve çocuklarının nafakasını sağlardı. Kütükleri yarar, odun haline getirirdi Deli Ahmet. Oradan kazandığı üç beş kuruş para alın terinin, emeğinin karşılığı olamazdı ama o yetinmeyi bilirdi. Kanaatin bitmeyen bir hazine olduğunun mücessem hali onun hali idi.

“....dırınnn.”

“....dırınnn.”

“....dirinnn.”

“... getirinn.”

Ses ilk başta anlamsız gibi görünse de bütün çocuklar o sesi duyduğumuz anda anlardık Deli Ahmet’in bizim mahalleye geldiğini. İlk duyulan “...dırınn”, “...getirinn” sesi Deli Ahmet yaklaştıkça “Odun getirin.” haline dönüşürdü. Her 5-10 adımda “Odun getirin, Odun getirin…” nidası bir melodi gibi kulaklarımıza çınladığında biz çocuklar korku filmi repliği duymuş gibi korkardık. Hiç kimseye en ufak bir zararının dokunduğunu işitmemiştik Deli Ahmet’in ama sert bakışı, sert adımları güçlü izlemi veren vücudu, elindeki baltası ile çocuk muhayyilemiz onu Testere filminin cani kahramanı gibi gösterirdi bize. Topu bırakır kaçacak dulda ya da korunaklı yer arardık. 

 

Modern zamanlarda artık duymaz olduğumuz pek çok ses gibi Ahmet Abinin sesini de duyamaz olduk, duyamayacağız artık. Ahmet abinin sesinin kesilmesi ile arıların, sineklerin, Torosların, çocuklarını eve çağıran annelerin sesi; sobadan çıkan cıs sesi de kesilmiştir artık.

 

Modern çağların gürültüsüne merhaba.

 

1 Yorum


H kübra
29 Nis

Geçmişe götüren, geçmişin anılarını gözümüzde canlandıran ve hüzünlendiren bir yazı. Elinize sağlık

Beğen
bottom of page