Çoban-Faruk Yüksek

Güncelleme tarihi: 21 Tem

Allah, gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilir. (16-19)
Kötü Veli’nin kuzeyinden esen sert rüzgârın suçlu birinin sırtına vurulan kırk bilmem kaçıncı kırbaç darbesi gibi suratında patladığında…
Bıçak gibi keskin bir soğuğun kuş uçmaz, kervan geçmez bu dağ başında, taklacı kuşlar gibi döne döne, savrula savrula gelip, yüzüne çarptığında…
Yüksek çam ağaçlarının ardından dökülen cılız gün ışığının, sarp kayalıkları da aşıp süzülerek, anne eli şefkati tesellisiyle saçlarında gezindiğinde…
Belki yılların bütün acımasız tazyiklerini içine ala ala eskimiş, sararmış bir kitaptan yırtılmış küçük bir kâğıt parçasının dağ rüzgârlarının soğuğunu, yüksek kayaları aşarak güçlenen sertliğini de arkasına alıp Küçük Yusuf’un suratına nakşeylediğinde…
Vakit, kuşluk vaktiydi.
Önce bir süre bu kâğıt parçasının üzerinde yazan yazıları, sırlı Mısır hiyerogliflerini görmüş, artık gizemli bir bulmacayı çözecek gizem avcısı gibi sorgulayan gözlerle seyretti. Bir sır kapısını aralayan, uhrevi âlemden gelmiş bir mektup, sırları açığa çıkaran bir hazine haritası gibi baktı kâğıda.
Nereden geldiğini, ne yazdığını anlayamadığı ama içini sıcacık sarıp sarmalayan bu kâğıt parçasını, hürmetini göstermek belki değerini takdir etmek istercesine üç kere öptü, üç kere alnına koydu. Yırtılmasından korktuğu için incitmeden katladı, acıktığında yemesi için annesinin soğan ve yufka ekmek sardığı çıkının içine kuyumcu hassasiyeti ile yerleştirdi. Dokuz yaşına gelmiş ama ilk defa yazılı bir kâğıt görmüştü. Kâğıtta üçüncü sayfa haberlerinden bir metin, geçmişi anlatan tarihi bir anekdot ya da başka bir şey olabilirdi. Ne olduğu önemli değildi. Üzerinde yazı olması Küçük Yusuf için o kâğıda kutsal bir metin değeri kazandırması için yeterliydi.
Hayvanları da yarattı. Onlarda sizin için bir ısınma ve birçok faydalar vardır. Hem de onlardan yersiniz. (16-5)
Onları akşamleyin getirirken, sabahleyin salıverirken de sizin için bir güzellik (ve zevk) vardır. (16-6)
Küçük Yusuf, henüz dokuz yaşında ve küçük bir çocuk olsa da evin en büyük ikinci çocuğu idi. Herkesin çalışmak zorunda olduğu köyde ve evde iş taksiminde çobanlık işi Yusuf’a kalmıştı. Yusuf’un küçük omuzlarına ağır gelen çobanlık hiç de kolay bir iş değildi. Zaman zaman tarla, bağ-bahçe, bostan işleri ile uğraşan ağabeyi Dudu’yu kıskansa da onun asıl içini acıtan kardeşleri Mustafa ve Hüseyin’in okula gidiyor ya da gidecek olmalarıydı. Kardeşlerinin okula gitmesine sevinirdi ama ne vardı ben de gidebilsem diye de iç geçirirdi. Babasına ne zaman “Ben de okuyacağım baba, büyük adam olacağım.” demek istese, babasının keskin bakışları cümlesini söylemesine müsaade etmez, adeta o cümleyi oklava ile nefes borusundan tekrar içine sokardı.
Çobanlık çok zor bir işti. Mesaisi olmayan bir işti. Çoban isen yılın her günü her saati çobansındır. Tatilin olmaz, eğlencen olmaz, boş vaktin olmaz. Kulağın sürekli ağılda keçilerin melemelerinde olurdu. Bir çoban, sürüsünde kaç tane keçisi olursa olsun, hangi “mee” sesinin hangi hayvana ait olduğunu bilir, “mee” nin tınısından keçisi aç mı, hasta mı olduğunu anlardı. O gün de daha sabahın ilk ışıkları yüzünü göstermeden sürüyü önüne katıp otlaklara götürmesi gerekirdi. Sürüyü otlatmak dâhil onların bütün işlerini bihakkın yerine getirmek küçük Yusuf’un göreviydi.
Allah’ın emri gelecektir. Artık onun acele gelmesini istemeyin. Allah, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır, yücedir. (16-1)
Dağların doruklarında asılı kalan dumanlı bulutlar, az sonra kopacak fırtınanın habercisi gibi kımıldamadan duruyordu. Yusuf, dokuz yaşındaydı ama elleri elli yaşındaki bir çiftçinin elleri gibi nasırlı, gözleri ise asırlık bir çınarın gölgesi kadar derindi. Üzerinde babasından kalma, kolları iki kat kıvrılmış eski bir ceket, ayağında ise yolları aşındıra aşındıra dili damağına yapışmış çarıklar vardı.
Hâlâ kendine şaşırıyor, içten içe de büyük bir sevinç duyuyordu. Babasına bunu nasıl söyleyebilmişti. Belki de dağlarda kendiliğinden gelen, öpüp başına koyduğu sonra da çıkınına sakladığı gizemli kâğıdın bir marifetiydi bu. “Baba” demişti Yusuf, gözlerini kapatmış, kâğıdını avucuna alıp elini yumruk yapmış ve bir cesaret ile “Baba” demişti. “Ben de kardeşlerim gibi okula gitmek ve okumak istiyorum.” Acaba bu cümleyi söyleyebilmiş miydi? Kendinden emin olamadı. Gözlerini açamıyordu, babasının şahin bakışlarını görürse nutkunun tutulacağından korkuyordu. Suratında bir kızarma, bir yanma hissi oluşmuştu ama babasından dayak yemiş miydi, yememiş miydi anlayamıyordu. İçinde hissettiği acının kaynağı neydi anlamlandıramıyordu. Bir cevap da gelmediğine göre zira Yusuf’a göre asırlar geçmişti demek ki babasına okumak istediğini yine söyleyememişti. Gözlerini hafifçe araladı. Açarsa belki bir savaş çıkacak, belki de kıyamet kopacaktı. Aralanmış gözlerinden babasının ellerini gördü. O eller önce yavaş yavaş havaya kalktı sonra Küçük Yusuf’un omzuna kondu. Onay anlamına gelen bu dokunuştan sonra kelimelere gerek yoktu Yusuf için. Babasının ağzından çıkacak herhangi bir kelimenin anlamı da kalmamıştı artık. Bu dokunuş onay anlamı taşıyordu. Ağızdan çıkacak çıkmayacak bütün kelimelerden daha anlamlı daha güçlüydü.
Onlar ağırlıklarınızı, sizin ancak zorlukla varabileceğiniz beldelere taşırlar. Şüphesiz Rabbiniz çok esirgeyicidir, çok merhametlidir. (16-7)
Hem binesiniz diye, hem de süs olarak atları, katırları ve merkepleri de yarattı. Bilemeyeceğiniz daha nice şeyleri de yaratır. (16-8)
Bugün o gündü. Küçük Yusuf’un kalbi, göğüs kafesine sığmayan bir kuş gibi çırpınıyordu. Babası Kalaycı Ömer, atın dizginlerini sıkıca tutmuş, bakışlarını uzaklara, ormanın içinde uzanan toprak, patika yolun kıvrımlarına dikmişti. Kalaycı Ömer, Anadolu’nun sert rüzgârlarında kavrulmuş, alnındaki çizgilerle kaderini yazmış bir adamdı. Sessizdi. Konuşsa dağlar yerinden oynayacak sanılırdı. Sanki sussun ki sükûtun hikmeti anlaşılsın isterdi.
Kalaycı Ömer‘in, ince, uzun, tozlu yollara mıhladığı gözlerini gören suskunluğunun hikmetinin aslında içinden konuşması olduğunu hissederdi. Kalaycı Ömer, Yusuf’u okula yazdırırsa keçiler ne olur onu düşünüyordu. O kadar hayvanı otlatmaya kim götürürdü, icabında kurtlardan kim korurdu, doğum yaptıklarında yavru oğlağı kim taşır, annesini emmeye kim alıştırırdı. Bunların hepsi başlı başına bir işti ve birinin sadece bunlarla ilgilenmesi gerekirdi. Her ne kadar Küçük Yusuf’a seni okula yazdıracağım dese de bir yandan da bir bahane ile onu bu işten nasıl vazgeçirebilirimin planlarını yapıyordu.
Tek atla çıkmışlardı yola. Haruniye ’ye varabilmek için kestirmeden de gitseler en az kırk kilometre yolları vardı. Hiç durmadan yürüseler on saatlik bir yol demekti bu ama Yusuf bunları düşünmüyor, okula kayıt yaptıracak olmasının sevinciyle ayakları yere basmıyor, adeta uçuyordu. Kalaycı Ömer kasabadan alması gereken malzemeleri tartmaya başlamıştı zihninde: “On kilo nişadır tozu alsam, iki kutu da tuz ruhu; elimde var ama bir miktar da kalaycı pamuğu lazım olacak. Buralara kadar gelmişken bir miktar kiremit tozu, beş adet de saf kalay çubuğu alırsam bir daha ki seferimize kadar bol bol yeter.” diye geçirirken aklından düşüncelerinin arasına Küçük Yusuf’un çocuksu sesi girdi.
Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı “alak”dan yarattı. (96-1,2)
Oku! Senin Rabbin en cömert olandır. (96-3)
O, kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir. (96-4,5)
"Baba," dedi Yusuf, sesi rüzgârda titreyerek, "Hoca efendi ismimi deftere yazar mı gerçekten?"
Kalaycı Ömer, atın üzerinde hafifçe doğruldu. Çocuğun gözlerindeki o pırıltı, dünyadaki bütün hazinelerden daha kıymetliydi onun için ama kader dedi yutkundu. Keçiler dedi, yutkundu. Geçim derdi dedi, yutkundu. "Yazar oğul," dedi sesinde bin yılın yorgunluğu ile. Ama şunu diyemedi, bu cümle içinde kalmalı idi aksi halde bir volkan ateşi halinde gönlünü yakar, kül ederdi: "Öğretmen adını deftere yazar ama sen o kalemi eline bir aldın mı bu ağaçlar sana engel olamaz, şu Ceyhan ırmağı seni saramaz… O minik eller kalemi bir tutmaya başlarsa artık bu dağlar sana dar gelir. Okuyup büyük adam olacağım, şehre taşınacağım dersin de ben engel olamam.”
Doğru yolu göstermek Allah’a aittir. Yolun eğrisi de vardır.
Allah dileseydi, hepinizi doğru yola iletirdi. (16-9)
Sene 50’lerin ortasıydı. Memleket bir uyanışın eşiğindeydi ama dağ köylerinde zaman hâlâ eski bir saatin ağır aksak tik taklarıyla ilerliyordu. Yol boyu uzanan meşe ağaçları, kızılçam, iğne yapraklı çam ağaçları rüzgârın ıslığıyla sallanırken, baba oğul kâh yürüyerek kâh tek bir atın üzerinde umuda doğru yol alıyorlardı. Yusuf ’un hayallerinde hece kitapları, mürekkepli kalemler ve bembeyaz sayfalar uçuşuyordu. O, sadece okumayı değil, dünyayı anlamayı istiyordu.
O, gökten sizin için su indirendir. İçilecek su ondandır. Hayvanlarınızı otlattığınız bitkiler de onunla meydana gelir. (16-10)
Allah o su ile size; ekin, zeytin, hurma ağaçları, üzümler ve her türlü meyvelerden bitirir. Elbette bunda düşünen bir kavim için bir ibret vardır. (16-11)
O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Bütün yıldızlar da O’nun emri ile sizin hizmetinize verilmiştir. Şüphesiz bunlarda aklını kullanan bir millet için ibretler vardır. (16-12)
Kasaba merkezine vardıklarında ilk uğrak yerleri Ulu Caminin avlusu oldu. Cami avlusunun ortasındaki o koca çınarın altındaki ahşap iskemlelerde bir süre oturmak, nefeslenmek iyi gelecekti. Zira yol onları yormuştu. Kasaba, köyden gelen bu iki misafiri soğuk bir sessizlikle karşıladı. Tam çarşıya, oradan da ilkokulun o gıcırdayan ahşap kapısına yöneleceklerdi ki, gökyüzü bir anda karardı. Havada uçuşan tek tük kar taneleri, Kalaycı Ömer ’in sert çehresine düşmeye başladı.
Kalaycı Ömer durdu. Gökyüzüne baktı. Rüzgârın yönü değişmiş, ayaz bir bıçak gibi kesmeye başlamıştı. Hatta tek tük kar taneleri bile düşmeye başlamıştı. Kasım ayında buralara kar düşmesi çok rastlanan bir şey değildi aslında. Kasabaya kar tek tük düşmüşse köyde diz boyu olurdu. Aklı, dağ yamacında savunmasız bıraktığı keçi sürüsüne gitti Kalaycı Ömer’in. Keçiler zayiat verirse, ne okul kalırdı ne de ekmek.
Sizi sarsmaması için yeryüzünde sağlam dağlar; yolunuzu bulmanız için de nehirler, yollar ve nice işaretler meydana getirdi. İnsanlar yıldızlarla da yollarını bulurlar. (16-15,16)
"Yusuf," dedi Kalaycı Ömer, sesi bu sefer de taş gibi sertti. "Köye dönüyorsun."
Yusuf ’un dünyası o an o kar tanesiyle birlikte yere düştü ve parçalandı. "Ama baba... Okul? Kayıt?" diyemedi. Her kelimesi boğazında düğümlendi kaldı.
"Kar bastırıyor oğul! Dağ yolu kapanırsa mahsur kalırız. Keçiler açıkta, ağıla almak lazım. Dışarıda kalırsa kurtlar, çakallar saldırır sürüye. Hayvanlar telef olursa biz naparız?”
Yusuf ağlayamadı. Boğazına bir düğüm oturdu, nefes almasını güçleştirdi. Hayalleri, o kasabanın daracık sokaklarında, bir kar tanesi ile son bulmuştu. Küçük Yusuf çok öfkelendi, hızla arkasını döndü, yola revan oldu. O kadar yolu, hem dağ yolu, hem de ormanların içinden geçiyor, hem de kar tutacak, hem de gece olacak hem kurtlar var hem de tilkiler, köpekler… Dokuz yaşında bir çocuk için bunlar çok fazlaydı ama o anda Küçük Yusuf düşünemedi bunu. Düşünse ne değişecekti ki! Babasına karşı “Hayır, ben o yolu bu yaşta gidemem.” diyemezdi ya. Kalaycı Ömer de düşünememişti bunu. Hayır, düşünememişti değil, düşünmemişti!
Dokuz yaşındaki bir çocuk, orman arasından yılan gibi kıvrılan yolda tek başına, vahşi doğanın kucağında bırakılmıştı. Kar, Yusuf ’un kirpiklerine tutunup görüşünü kapatmaya başlamıştı artık. Etrafındaki kayalar, sanki canlanmış birer dev gibi üzerine geliyordu. Kurtların uluması uzaktan kulağına çalındığında, Yusuf ’un küçük yüreği ağzına geldi. Her bir çalı hışırtısında, karanlık köşelerde parlayan gözler hayal ediyordu.
Küçücük yüreğindeki devasa dualara sarıldı Yusuf. "Korkma Yusuf," dedi kendi kendine. "Sen çobansın, sen dağların çocuğusun." Ama içindeki o okuma aşkı, korkusundan daha büyüktü. Lakin şu an okuması gereken bir kâğıt üzerinde ne yazdığı olmazdı. Şu dağların dilini, kurdun nefesini, karın soğuğunu okuması gerekiyordu.
Bin bir korku, bin bir zahmet, bin bir kere bin bir dua sonrası köyün cılız ışıkları uzaktan titreyerek göründüğünde, Yusuf sırılsıklamdı ve titriyordu. Ağıla vardığında, keçilerin o masum meleşmeleri ona en güzel okul zili gibi geldi. Hepsini birer birer içeri aldı. Ellerini hayvanların sıcak postuna sürerek ısınmaya çalıştı.
O gece, gaz lambasının loş ışığında, köydeki evlerinin penceresinden dışarıdaki fırtınayı izledi. Elinde özenle katlanmış bir kâğıt parçası, zihninde, babasının o sert bakışı, karın beyazlığını ve kurdun sesini birer kelime gibi birleştiriyordu. Belki o gün okula yazılamamıştı ama hayatın o en sert, en gerçek dersinden tam not alarak geçmişti.
Gözlerini yumduğunda, karın altında filizlenmeyi bekleyen bir tohum gibiydi Yusuf. Biliyordu ki, her kışın bir baharı, her yarım kalan hikâyenin de mutlaka yazılacak bir sonu vardı.
Yarım asır sonra Küçük Yusuf, Hacı Yusuf olmuş, yine bir kış gecesi özenle sakladığı o kâğıt parçasında yazanları torunlarına okumuştu:
Kuşluk vaktine andolsun,
Karanlığı çöktüğü vakit geceye andolsun ki,
Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da.
Muhakkak ki âhiret senin için dünyadan daha hayırlıdır.
Şüphesiz, Rabbin sana verecek ve sen de hoşnut olacaksın. (93/1-2-3-4-5)
Kalemine sağlık üstadım.
Hikayeyi yaşayarak kaleme almak, yaşayarak okumak bu olsa gerek. Tebrik ederim çok güzel olmuş.
Kalbe dokunan, insanı hem yaralayıp hem umutlandıran bir hikaye. Kaleminize, yüreğinize sağlık hocam
Hocam, kaleminize sağlık, mükemmel olmuş
Kalemine sağlık Faruk hocam.
Tebrik ederim. Çok güzel bir hikaye olmuş