top of page

Die Wüste Wachst! – Fethullah Topal

Yazarın fotoğrafı: Fethullah Topal
Fethullah Topal
20 Eyl
3 dakikada okunur

die wüste wächst: weh dem, der wüsten birgt! (Nietzsche)

çöl büyüyor: vay haline içinde çöller olanın!


Rivayete göre Diyojen, gündüz vakti elinde bir fenerle dolaşır ve ne yaptığını soranlara "İnsan arıyorum." ya da "İnsanlığı arıyorum." diye cevap verirmiş. Elbette birçok farklı medeniyetin sosyolojik bir bakış açısıyla resmini çekmeye çalışan sosyal bilimcileri içinde bulundukları toplumun genelde kanayan yaralarını görmüşlerdir. Zaten gerçekte olması gereken budur. O toplumun aydın kişileri toplumun karanlık noktalarına ışıklar saçmak için olabildiğince fazla çaba gösterirler, karanlığı aydınlatmaya doğru yol alırlar. Belki de birçok kişinin görüp söylemeye cesaret edemediği ve sustuğu realiteler karşısında haykırmak cesaretini yalnızca bu kişiler gösterirler. İnsanı ve insanlığı ararlar.


Bir toplumun aydınlarının o toplum için arıza olarak gördüğü tüm edimler başka bir toplum için aşılmış belki de sorun olarak bile görülmeyen bir hale evrilmiş olabilir. Ya da tam tersi bir bakış açısıyla karşı tarafın içinde bulunmuş olduğu ruhsal devinimlerin içerisinde o toplumun bireylerinin nasıl hala yaşamak arzusunu taşıdıklarını bazı karamsar kişiler anlamakta zorluk çekebilirler. Belki de çok mümbit bir araziden karşı taraftaki kurak araziye bakan bir çiftçinin kurak arazideki çiftçinin çabasına ve umuduna karşı duymuş olduğu muhteşem hayret bu kişinin yaşamış olduğu ruhsal durumla örtüşebilir. Bu kadar büyük bir çölleşmenin içerisinde insanı aramanın, insanlığı aramanın ne kadar zor bir uğraşı olduğu bu hayreti daha da katmerli bir hale getirir. Hem toplumu hem bireyi anlama, anlamlandırma süreci ise bizi karşı konulamaz bir yolculuğa davet eder.


Bu çağda toplumlara karşı yapılan sosyolojik okumalar içerisinde her çağdakinden daha fazla psikolojik bir bakış açısına sahip olmayı bizim için zorunlu kılıyor. Geleneksel toplumların bireyleri içerisinde bulunmuş oldukları toplumun kahir ekseriyetinin reaksiyonlarıyla paralel reaksiyonlar gösteriyorlardı. Genel ahlak kaideleri etik öğretiler toplumların sinir uçlarına temas edilmeden fertlerin çoğunluğu tarafından kabul ediliyordu. Bugün bunu söylemenin pek imkanı olmadığını görebiliyoruz. Çünkü artık bireyi toplumsallaştıran yalnızca çevresi kültürü geleneği değil ve fakat topyekûn beynel minel tüm insanlık. Artık bireyin toplumsallaşması yalnızca kendi kültürünün etkileri ile değil dünyanın en ücra yerindeki bir sosyal ilişki kuralının da etkisiyle gerçekleşiyor.


Bu evrensel temas biçimi, bireyin kendi toplumsal referans noktalarını yitirmesine öyle sinsi bir biçimde sebep oluyor ki fert, çoğu zaman bu kaymanın farkına dahi varamıyor. Bir zamanlar mahallesinin, ailesinin, cemaatinin bakışıyla kendini sınayan insan, şimdi ekranın öte yakasındaki sayısız bakışın, sayısız normun, sayısız "doğru"nun karşısında bocalıyor. Her biri kendi hakikatini dayatan bu sesler kakofonisi içerisinde birey, aslında hiçbir sese gerçekten kulak vermeden, yalnızca hepsinin yüzeyinde kayarak bir tür ahlaki savrulmaya sürükleniyor. Nietzsche'nin çölünün asıl vahşiliği belki de burada saklı: kum fırtınası gibi gürültülü bir yıkımda değil, sessiz sedasız, fark edilmeden ilerleyen bir kuraklıkta. Toplumlar, köklerini besleyen suyun çekildiğini anlamadan, yeşilin sarardığını görmeden çölleşiyor; ve bu çölleşme, tam da görünmezliği sayesinde katmerleşerek büyüyor.


Diyojen'in feneri bugün belki de en çok bu görünmezliğe ihtiyaç duyuyor. Zira artık insan aramak, kalabalığın azlığında değil, kalabalığın ta kendisinde bir arayışa dönüşmüş durumda. Milyonlarca profilin, sayısız performatif kimliğin, itinayla kurgulanmış imgelerin arasında gerçek bir yüz, gerçek bir ses bulmak neredeyse imkânsız bir hal alıyor. Sosyal medyanın vaat ettiği bağlantı çoğu zaman bir yalnızlık biçimine dönüşüyor; insan, binlerce kişiyle "bağlantılı" olduğu halde hiç kimseyle hakikaten temas edemiyor. Aydının bugünkü trajedisi de tam burada belirginleşiyor: karanlığı aydınlatacağı bir toplumsal doku bulmakta zorlanıyor, çünkü karanlık artık belirli bir mekânda değil, her yerde ve hiçbir yerde, dağınık ve difüze bir biçimde var oluyor. Fener elde dolaşmak, artık bir kişiyi değil, bir atmosferi, bir zihniyeti aydınlatmaya çalışmak anlamına geliyor.


Yine de bu tablonun bütünüyle umutsuzluğa mahkûm olduğunu söylemek acele bir hüküm olur. Çünkü her çölün bağrında, insanoğlunun inatla su aradığı vahalar var olagelmiştir. Nietzsche'nin uyarısı bir kehanetten çok bir çağrıdır aslında: içinde çöl taşıyana yazıklar olsun demek, aynı zamanda çölü taşımayana, tam tersine onu yeşertme cesaretini gösterene bir övgü saklar içinde. Toplumu ve bireyi anlamaya çalışan her aydın çabası, bu vahaları çoğaltma potansiyeli taşır; zira anlamak, çoğu zaman iyileştirmenin ilk ve vazgeçilmez adımıdır. Belki de bugün Diyojen olmak, fenerle dolaşıp insan aramaktan çok, karşılaştığımız her insanda hâlâ sönmemiş bir kıvılcım bulma çabasıdır. Çöl büyüyor olabilir; fakat tarih bize gösteriyor ki, en kurak topraklarda bile bir gün yağmurun düşeceğine dair umudunu yitirmeyenler, o toprağı yeniden yeşertmenin yolunu er ya da geç bulmuşlardır.

Yorumlar


bottom of page