Ötekine Kavuşmanın İmkânı-Engin Erdemir
- Engin Erdemir

- 19 Oca
- 2 dakikada okunur

Dostoyevski “Yeraltından Notlar”da şöyle diyordu: Sevgili okuyucularım, yemin ederim, her şeyin tam anlamıyla farkında olmak bir hastalıktır; hem de tümüyle gerçek bir hastalık. Bu tespit, yazarın kendinde teşhis ettiği bir ruh halinin ifadesi midir yoksa insanı ve hayatı açıklama iddiasındaki ustaca yapılmış bir söz oyunu mudur? “Her şey”in farkında olmak mümkün müdür? Daha önemlisi her şeyin farkında olma hali bir başkasına aktarılabilir mi? Bu sorulara cevap vermek zorunda değiliz; hatta belki de asıl mesele bu soruları sormaktan vazgeçmemiz gerektiğidir. Burada anlamamız gereken şey yazarın bizi içine çektiği kavramlar dünyasıdır.
Hayatta ne varsa anlaşılmak ve anlatılmak ister. Temas ettiğimiz ne varsa ya onun anlamını alıp kabul eder ve öylece yaşarız ya da ona kendi anlamımızı veririz. Bu iki durum arasında bir tercihte bulunurken bir bakıma kendimize de hayat içerisinde bir yer tutarız. Hatıralarımız, sevdiklerimiz, nefretlerimiz, ön yargılarımız, endişelerimiz… karşısında yani üzerimize bütün varlığıyla hücum eden kavramlarla bir yer tutarız. Bizim için hayatı varoluş kavgasına dönüştüren de tam olarak budur. Hepimiz hayatı anlamak zorundayız, kimimiz ise anlatmaya mecbur kalırız.
Herakleitos’a “Karanlık Filozof” denmesi boşuna değildir. Dünyayı anlama noktasında ne kadar maharetliyse, anlaşılmak açısından bir o kadar zorlayıcı bir dile sahipti filozof. Anladığı açıktır; ancak belki de anlatılamayanı fazlasıyla kavradığı için sözü karanlıkta kalır. Demek ki bir şeye anlam vermek, onu kendimiz ve bilhassa başkaları için de anlamlı hâle getirmemiz sanıldığı kadar kolay değildir. Kimi anlamlar netleştikçe eksilir, anlatıldıkça dağılır.

İnsan, dünyayla kurduğu oyunun aslında onu özne yapmasını, ona bir şahsiyet kazandırmasını umduğunu bir noktada fark eder: Müşahhas olmak isteriz; görünür, tanınır, bilinir… “Ben buradayım” demenin bir başka hâli, bir başka yolu. Müşahhas hale gelmek, anlamak fiiliyle son bulmaz, aksine anlamakla başlar. Anladığımızı başkaları için kabul edilebilir ve anlaşılabilir hale getirmenin en kadim yolu da yazmaktır. Yazar hem anlamı kurarken hem de anlamı aktarırken şahsiyet sahibi olduğunu göstermek ister; yüzleşme cesareti gösterdiği bütün soru ve sorunların karşısında özne kalma talebidir, yazmak.
Yazının gerçek gücü, insana varoluş kazandırmasındadır. Yazar, anlamı yazıya mündemiç hale getirme becerisini salt bir gösteriye dönüştürmediğinde okurda karşılık bulabilir ve okurun tahayyül mekanizmalarını harekete geçirir. Yazar bazen bir makineye dönüştürür sesleri, bazen bir lunaparkın renkli gürültüsüne. Kimi zaman baharın kokusunu hissedersiniz sesler nefese dönüşür bazen. Yazarın anlamıyla okurun anlamı buluşur ve hakikat gösterir kendini. Yazar ve okur anlamın üzerindeki perdeyi birlikte kaldırır.
Yazmak çoğu zaman iyi gelir bize; Yunus Emre “Sevdüğüm söylemez isem sevmek derdi beni boğar.” derken hem derde hem de derdin devasına işaret ediyordu. Fakat bugün söylemek mesele olmaktan çıkmış, söylenenin kime ne kadar ulaştığı meselesi gündemimize girmiştir. Kimi zaman da yazı, İsmet Özel’in mecburiyetine sürükler insanı: “Desem öldürürler demesem öldüm.”
Nihayetinde yazma eylemi, bizi kavramların, soruların ve sorunların ortaklığında “öteki”yle buluşturur. Yazan varlık, ötekini bulmak ve ona kavuşmak isteyen bir varlıktır. Ötekine dokunmayan, ulaşmayan ve ötekiyle kavuşmayan yazı, yazarın yankı odasındaki seslere dönüşür.



Yorumlar