top of page

No Pasaran: Geçit Yok!-Murat Çolak

  • Yazarın fotoğrafı: Murat Çolak
    Murat Çolak
  • 5 Oca
  • 2 dakikada okunur

Yazmak mı yaşamak mı kavramına yüzeysel bir bakış: Kurgusal dünyanın içinde çok fazla vakit geçirenlerin gerçek dünyadan bunalmaları tâbidir. Çünkü "drama sıkıcı yönleri kesilip atılmış hayattır" der. Hitchcock.



Burada karşımıza yabancılaşma kavramı çıkar. Çok kitap okuyan, çok film izleyen, ya da sanal dünyanın evreninde çok fazla zaman geçiren insanların hayatın doğal akışı karşısında apışıp kalmaları bu nedenledir.

Sadece sanat dünyası ile sınırlı kalmayacak kadar geniş olan bu kurgusal kafesler bilim için de söylenebilir. Bu yüzdendir ki bilimle iştigal eden bazı insanları hayatın karşısında dumura uğramış bir halde görebilirsiniz. Bilimde tıpkı kültür gibi teoloji gibi siyaset gibi insanın kurgusal dünyalarından biridir.

Oysa hayat bir rüyanın akıcılığında değildir.

Günlük hayatımızı her ayrıntısıyla, boşluklarıyla durağanlıklarıyla bir deftere yazacak olsaydık nerelerin üstünü fosforlu kalemle çizerdik? Nereleri görmezden gelirdik.

Bence toplumlar aynı anda aynı bilinç düzeyinde değiller insanlarda öyle. Bazı toplumlar ergenlik çağını yaşarken bazıları olgunluk devirlerine yakındır diyebiliriz.

Kurgusallık kavramını somutlaştırmak adına ilk roman olarak kabul gören İspanyol yazar Cervantes'in Don Kişot adlı eserine yoğunlaşmak istiyorum.

Don Kişot bir roman kahramanı, roman içinde yaşayan bir Don bir soylu. Okuduğu şövalyelik hikayelerinin etkisiyle aklını yitiren yaşlı bir bunak!

Don Kişot'un şöhreti ise roman yazarının bile önüne geçmiştir. Denebilir.


Bir fıkrada denir ki; Cennette tüm yazarlar bir bahçede oturuyorlarmış. Cervantes ise kendi koltuğuna oturmak için geldiğinde yerinde yaşlı bir adamın oturduğunu görmüş. Yaşlı adama kim olduğunu sorunca Don Kişot cevabını almış.

İnsanın kurgular evreninde yaşama hikayesi Sümerlerin yazıyı bulması ile devasa boyutlara ulaşmıştır denebilir.


Artık insanoğlunun nesilden nesile sözel yolla aktardığı şiir, hikaye ve masallar taşlara kazınmaya başlamıştır.

Sümerlerin kuyuya attığı ilk taş, ilk harf, ilk yazı günümüze kadar uzanan bir aks-i sadâ oluşturmuştur.

Don Kişot'un yazılması artık yazının sıradan insanın hayatını anlatmaya başlaması olarak görülebilir;

Yalnızca kutsal metinlerin yazılmaya layık görüldüğü çağlardan sıradan insan maceralarının yazıldığı çağlara açılan bir kapı...

Aslında bir handikap, bir paradoks oluşturuyor insanın yazma süreci.


Yazmak mı yaşamak mı? Kurgular dünyasında hapsolmak mı gerçekler dünyasında yaşamak mı?

Don Kişot'un akıbeti belki de hepimizi bekleyen mutlak sona işaret ediyor.

Deli saçması kitapların içinde, sanal evrenlerin tuzağında kaybolmak mı? Yoksa gerçeklikte var olmak mı?

Ahmet Hamdi'nin, Yahya Kemal'den söz açarak aktardığı bir anektod vardır.


Bir Dervişin sözlerini aktarır.


Belki Osmanlı'nın son devirlerinde cami avlusunda gençlere "sakın roman denilen gavur icadını okumayın evladım" diyen derviş belki de bu sözleri ile bütün bu gerçekleri işaret ediyordu...


Kim bilir.

Yorumlar


bottom of page